Aladağlar Tırmanış Günlüğü
Ne var bende çıkarım diyorsunuz. :-)"
Ben her defasında nasıl şaşıyorum;
bazen parmaklarımın ucu ile milim milim, dağın zirvesine çıkmak için günlerce emek verdiğime...
Uzaktan çok yakın gözüken zirvenin, Zirveye varınca karınca gibi minicik olan insanları seçmekte zorlandığıma şaşıyorum.
"10 dakikada bitecek" dediğim yolun 2 saat sürmesini anlamıyorum.
Midemin bulanmasına, başımın dönmesine, nefesimin kesilmesine, elime uçup gelen bir çakıl taşının canımı nasıl yaktığına... şaşıyorum.
Temmuz
ortasında üşümekten ve çaresizlikten ağlamak istediğime... Parmağını bastığın
her taşa, tutunduğun taşın kopmaması için Allah'a veya o taşa, inanmak
istediğin her neyse ona her defasında dua etmeme... Bakmaya korktuğun yerde
yüzmek zorunda olduğuna, bazen ölmekten korktuğuna, bazen de çaresizlikten
ölmek istediğine, her kilo yükün dert olduğuna ve saatlerce gidilecek parkur
için yük olmasın diye suyu kısarak aldığına...
Bir
bulut yüzünden yazın ortasında dolu yağışı ile dövülmeye, yağan yağmurla
sırılsıklam olmaya, "Zirveye çıktın, şimdi nasıl ineceksin?"
telaşına...
Herkesin
sorunlarıyla geldiğini ama senin eline muhtaç olduğunu bilmeye... Yanında
yürüdüğün her insan ile nefesini kendi nefesinle eşitlemek zorunda olduğunu
bilmeye...
Hayatın
bazen gerçekten bir ipin ucında; o da küçük bir istasyonda, istasyondaki sikke
ve perlonlarda olduğunu bilmenin verdiği korkuya...
Niye yapıyorum? Kapuzbaşı Şelalesi'nde, dağların tasarladığı ve fışkıran o suyun doğru yerinde, orada akan bir damlanın olduğu yerde olmak için.
Bedeni
taşa yaklaştırmak, doğaya güvenmek, doğanın gerçekliğini yaşamak, vücudun
sınırlarını zorlamak... Ölümden korkmadığını hissettirmek veya gizlemek;
ölümsüz olmak belki.
Gökyüzüne
ellerini kaldırmak için... Gördüğün alanın en yukarısında olup ellerini
kaldırarak Allah'a ulaşma isteği… Kimsenin birbirine güvenmediği bir zamandan
ve mekandan sıyrılıp, tamamen ayrı bir ortamda birbirine güvenmek veya o güveni
vermek...
Sınırlarını
zorlamak, ölmek belki...
Her
ölen dağcıda "Acaba öldü mü, yoksa ölmek mi istedi?" diye sorarım.
İnsan sevdiğinin yanında, kucağında ölmek istemez mi?
1. Gün Ana Kamp
Benim yolculuk kötü başladı. Ankara’ya gitmek için 00.15'teki Ankara Ekspresi treni yerine 00.50 trenine bindim. 06.37'de varması gereken trene "Kondüktör kaçta olur?" diye sordum. Kontrolör "08.30" dedi. Eskiden bile zamanında olan tren 2 saat rötar yaptı. Beni saat 07.00'de alacakları için Sakarya Arifiye'de inip taksiyle otogara, oradan da Sakarya-Ankara otobüsüne binip 06.30'da AŞTİ’de oldum.Ekip 18 kişiydi. Çamardı’ya geldik. Oradan traktörle eşyalar ve biz, Karayalak ana kamp alanına geldik.
2. Gün Emler Zirve
Gece
01.00'de kalkıp 02.00'de hareket ederek ayrı rotalar için yola koyulduk.
Bir
ekip Emler'e,
Diğer
ekip Kızılkaya'ya...
Çok
yavaş hareket ediyorduk. Gece dört gibi Kızılkaya ekibi olarak ayrıldık ve daha
hızlı bir tempo ile hareket etmeye başladık. Gittikçe dikleştiği ve geceye
kalmamak için hızlandığımız bu süreçte, hem aklimatizasyonu sağlamaya
çalışırken hem de özellikle lidere yetişmekte zorlandım.
Biz
8 kişilik Kızılkaya ekibiydik ve benimle birlikte geride kalanlar oldu. Hoca,
bir arkadaşın karar vermesini isteyince ben de diğer ekibe katılacağımı
belirttim. Hem ekibin hızı hem de 3 günlük uykusuzluk ile o riskli dağa çıkmak
istemedim; ekibi hem bekletmek hem de riske atmak istemedim.
Biz
diğer ekibi yaklaşık 1.5 saat mola taşında bekledik, tabii bu sırada donduk.
Sonra güneşli olan, su kaynağının bulunduğu yere, Çelikbuyduran’a geçip
bekledik. Ardından Emler sırtına yöneldik.
3.723
metre yüksekliğiyle Aladağlar'ın 4., Türkiye'nin ise 12. en yüksek zirvesi olan
Emler; teknik tırmanış istemeyen ama dikliği, bitip tükenmeyen çarşağı ve
irtifasıyla insanın sınırlarını sonuna kadar zorlayan çetin bir dağ.
Benim
sevemediğim dağ türü: Çarşaklı ve bol yürüyüşlü... Dik ve yakın gibi duran ama
yaklaştıkça uzayan, zirve yapınca nefes nefese kalınan zirvelerden biri. Emler
rotasına girmek bile en iyi ihtimalle 3-4 saatlik yürüyüş gerektiriyor.
Tırmanırken yol üstünde buz gibi akan Çelikbuyduran suyu karşılıyor seni. En
popüler zirve ama Karayılan ve Yedigöller alanından oldukça uzak.
Yine
de muhteşem bir manzarası var. Zirveye varınca Yedigöller'in o turkuaz gölleri,
Büyük Demirkazık ve Kızılkaya ayağının altına seriliyor. İnsana Aladağlar’ın o
mabet gibi havasını ve eski dağcıların hikayelerini gerçekten hissettiren bir
yer.
Sonra
o kadar uzun bir iniş başladı ki... Yaklaşık 1-2 saatlik sürekli inişin
ardından Yedigöller bölgesine ulaşıyorsunuz. Yedigöller’in meşhur yerine
özellikle aşağıdan bakınca ve diğer dağcıları görünce ne kadar popüler olduğunu
anladım. Dağın iştahını ve büyüklüğünü görünce gerçekten çok kıymetli bir nokta
olduğunu fark ediyorsunuz.
Burası
yaklaşık 3.100 metre irtifada, etrafı kayalıklarla çevrili bambaşka bir dünya.
Telefon yok, şebeke yok; medeniyetle tüm bağınız kesiliyor. Gündüz kar
sularıyla beslenen o buz gibi turkuaz göllerin manzarası ne kadar huzur
veriyorsa, gece olduğunda da bir o kadar sert bir ayaz bastırıyor. Temmuzun
ortasında bile tulumun içinde titreten bir soğuk var ama başınızı kaldırıp
baktığınızda gökyüzündeki yıldızları daha önce hiç böyle net görmediğinizi
anlıyorsunuz.
Çok
taşlı bir alan, çadır kurmak zor ama mecburuz: Ya ıslak çime kuracaksınız ya da
çakıl taşlarına... İçme suyu direkt eriyen kar suyu. Çadır alanına kadar suyun
ilk çıktığı noktadan hortumlar getirilmiş. Doğanın kucağında, imkanların
sıfırlandığı ama her şeyin en yalın haliyle yaşandığı özel bir yer burası.
"Aladağlar
adeta bir mabet gibi; şakası da yok, sahteliği de... Hani derler ya, 'Dağda
yapılan dağda kalmaz, dağda yapılan yazılır.' Bir ipin ucında hayatını tutarken
yanındakine bakarsın. Canını gözün kapalı emanet ettiğin o insanla, şehirde
yıllarca kuramayacağın o gerçek güveni birkaç saatte inşa edersin."
3. Gün: Direltaşı Tırmanışı
Aklimatize
olduğumu düşünüyorum ama iki günün yorgunluğu üzerimde, vücut çok yorgun. Bir
yanım "Gitme, yat dinlen" diyor; diğer yanım ise "Recep Hocama
ayıp olur, onun referansı ile katıldım ekibe" diyor. Dağda yorgunlukla
mücadele etmek kadar bu iç hesaplaşma da insanı zorluyor. Serkan Liderim
"Sabah 07.00 hareket, 1 saatte rotada oluruz" deyip bir de sabah
dinlenme fırsatı verince çok mutlu oldum.
Sabah
kalkış yapıldı. 7 kişilik ekip kask,emniyet kemeri, perlon ve karabinalardan
oluşan teknik ekipmanlarla yola çıktı.
Öncelikle
göller ve buzul bölgesine doğru ilerleniyor. Yaklaşık 3.400 metre (3.390 m)
yüksekliğe sahip olan Direktaşı (Direkbaşı), heybetiyle öne çıkan teknik
zirvelerden biridir. Aladağlar’ın ana kütlesindeki yüksek tepeler ve yan
zirveler arasında ilk 15-20’lik grupta yer alan bu dağ, adını hemen eteğindeki
Direk Gölü’nden (Büyük Göl) alıyor. Zorluk seviyesi olarak Emler gibi sadece
yürünerek çıkılabilen bir dağ değildir; III+ / IV derece zorlukta kaya tırmanış
hamleleri ve baca pasajları içeren teknik bir tırmanış rotasıdır.
Aladağlar'ın bu yüksek çanağı, buzul döneminden kalma sirk gölleriyle dolu özel bir coğrafya. Temmuz sıcağına rağmen burada mikro-klima etkisi var; kar birikintileri ve karlı geçişler yaz ortasında bile erimeden duruyor. Dilektaşı’nın kule yapısı nedeniyle birçok tırmanış rotası var, biz klasik rotadan gireceğiz.
Öncelikle
sırt kısmı bence en riskli alan. İki dev kaya kütlesi arasında ayrılmış bir
yarık var; Dilektaşı'nın ana kütlesine geçmek için sırtta boşluğa karşı hamle
yapıp adeta yüzeye yapışarak karşıya geçmeniz gerekiyor. Altınız uçurum. Biz
risk almamak için hemen ip açıp emniyet aldık.
Sonra
tırmanışın heyecanlı kısmı olan "baca" pasajlarına giriliyor:
1.
Baca: Kaya yapısı oldukça sağlam ve tutamaklar belirgin. Burası kıştan kalan
suların aktığı doğal bir su yolu olduğu için çürük taşlar temizlenmiş, bu
yüzden taş düşme riski oldukça düşük. İpsiz de geçilebilir ama emniyeti elden
bırakmayıp ip açtık.
2.
Baca: Sağ taraftan tırmanıp bacanın içine hamle yapılıyor. Sağ taraftan
ilerlerken yaklaşık 2 metrelik bir etapta tam boşluk hissiyle adeta ipsiz
tırmanış (free solo) yapar gibi ilerliyorsunuz; insanın nabzını en çok
yükselten yerlerden biri burası.
3.
Baca: En kolay baca burası. Sadece bacanın girişindeki istasyon kurma noktası
biraz dar ve sıkıntılı. Onu da aşınca yaklaşık 25 metre sonra pat diye
zirvedesiniz.
İniş
tırmanmaktan her zaman daha risklidir. Tekrar istasyonlar kurup ip açarak
emniyetli şekilde aşağıya indik. Son bölümde tek ip boyunu tamamen kullanarak
60 metrelik tam ip inişi (rappelling) yaptık. Boşlukta süzülerek inmek biraz
sıkıntılı ama bir o kadar da keyifli. Yanda dik çarşaklı bir kulvar da var ama
biz rotayı riske atmamak için o çarşak kısma girmedik.
4. Gün Kar Parkuru
Bu yürüyüşün en zor yanı sürekli iniş çıkışlı bir sırt hattında ilerlemek; en keyifli yanı ise dik kar kulvarından tırmanmak.
Aladağlar’ın
en prestijli travers (kesintisiz sırt geçişi) rotalarından birindeyiz. Burası
yaklaşık 3.300 - 3.580 metre bandında peş peşe sıralanan, teknik kaya etapları,
karlı kulvarları ve yüksek irtifa rüzgarlarıyla bilinen Aladağlar’ın Sırt
Travers Şeridi. Jeolojik olarak kireçtaşı (kalker) yapıda olan bu kütlede,
aşınmalar nedeniyle zemin sürekli hareketli çarşak ve keskin kayalıklardan
oluşuyor.
Ekip
iyi ve hazırlıklı olduğu için sabah 07.00'de yola çıkmaya karar verdik.
Direktaşı’nın arkasındaki vadi çanağına girdik. Burada y5az ortasında dahi
erimeyen sertleşmiş kar sertliğini koruduğu için kar rotası öncesi kramponları
ve emniyet kazmalarını hazırladık. Liderin krampon yürüyüş teknikleri, kazma
emniyeti ve olası kaymalarda hayat kurtaran "kazma düşüş freni"
(self-arrest) üzerine yaptığı bilgilendirmenin ardından rotaya girdik.
Kulvarı
bitirip ana sırt hattına çıkınca sırasıyla zirve maratonu başladı:
H3
Zirvesi (~3.540 m): İlk olarak H3 Zirvesi'ndeyiz. Rota üzerindeki yüksek seviye
kılçık sırta ısınma noktası.
H2 Zirvesi (~3.560 m): Zirveden sonra duraksamadan H2 Zirvesi'ne geçiyoruz.
H3
"Uğur Uluocak Tepesi" (3.580 m) & H4 "Soner Ünsal
Tepesi" (~3.530 m): Bu zirveler sadece birer kaya kütlesi değil, Türk
dağcılık tarihinin hüzünlü simgeleridir. 2003 yılında Kırgızistan'daki
Reşetnyak Zirvesi'nde kaybettiğimiz efsane dağcı Uğur Uluocak ve yine genç
yaşta dağda yitirdiğimiz Soner Ünsal'ın anılarını yaşatmak için bu tepelere
onların isimleri verilmiştir. Onların adını taşıyan, rüzgarın hiç eksik
olmadığı bu yüksek zirvelerde durmak insana ayrı bir saygı ve duygu veriyor.
Okşar
Tepesi (~3.480 m): Türk dağcılığının önemli isimlerinden merhum Faruk Okşar'ın
anısını taşıyan bu tepe, oldukça keskin ve adeta bıçak sırtı bir yapıda. Zirve
bloğu dar, iki tarafı da derin boşluk ve uçurum olduğu için özellikle iniş
etabında azami dikkat ve denge gerektiriyor.
Suner
Tepesi (~3.450 m): Bir diğer saygın dağcı Ahmet Suner'in anısına adlanan bu
tepeye çıkmak için sırtın arka tarafından dolanmanız gerekiyor. Manzarası
muazzam olsa da tamamen hareketli çarşak ve çürük kayadan oluşan yorucu bir
kulvarı var. Bastığınız her taşın geriye kaydığı, insanın dizlerini ve
lungs'larını (akciğerlerini) ciddi anlamda zorlayan bir yapıda.
Bu
travers hattında zirveler sürekli inişli çıkışlı olduğu için toplam irtifa
kazanımı ve kaybı yıpratıcı boyutta. Ayrıca Soner Tepesi'nin hemen altında 5
metreye varan, gözden kaçabilecek derin bir çukur var; zemin kaygan çarşak
olduğu için dikkatsiz bir adımda kontrolü kaybedip doğrudan içine
kayabilirsiniz.
Fiziksel ve zihinsel sınırları zorlayan, yüksek irtifada sert rüzgar, çürük kaya ve çarşakla mücadele edilen bu zorlu travers; yaklaşık 10 saatlik aralıksız yürüyüş/tırmanış + 2 saatlik dizleri zorlayan inişle toplam 12 saatte tamamlandı.
5. Gün: Hacer Vadisi,
Hacer Ormanları ve Kapuzbaşı Şelaleleri
Ekip ile yaklaşık 5 saatlik tempolu bir yürüyüşün sonunda Hacer Vadisi’ni geçip Hacer Ormanları’na vardık.
Hacer
Vadisi, Aladağlar'ın o çorak ve kayalık yapısından bir anda yeşile geçiş
sağlayan, devasa kanyon duvarlarıyla çevrili büyüleyici bir coğrafya. Vadinin
bittiği yerde başlayan Hacer Ormanları ise yaklaşık 18 bin hektarlık alanı
kaplayan; göknar, meşe, sedir ve karaçam ağaçlarıyla dolu, Türkiye’nin en özel
orman dokularından biri.
Hacer
Ormanları'nda ana kamp eşyalarımızla birlikte traktöre binip rotamızı Kapuzbaşı
Şelaleleri’ne çevirdik.
Kapuzbaşı, Aladağlar’ın kar ve buz erimelerinden beslenen, kaynağını dağın kalbinden alan dünyaca ünlü bir doğa harikası. Klasik şelaleler gibi bir dere yatağından dökülmek yerine, doğrudan kayaların ve dağın bağrındaki devasa deliklerden büyük bir basınçla fışkırıyor. Yükseklikleri 30 ile 70 metre arasında değişen bu buz gibi suların gürültüsü ve dağın delik içerisinden fışkıran manzarası gerçekten görülmeye değer. Kayaların arasındaki o delikten bakıp suyun gücünü hissetmek bütün günlerin yorgunluğunu alıyor.
Şelale keyfinin ardından Ankara Zirve Dağcılık ile gerçekleştirdiğimiz bu zorlu, öğretici ve bir o kadar da unutulmaz Aladağlar etkinliği başarıyla tamamlanmış oldu.Bu tırmanış, benim için sıradan bir rotanın ötesinde, Ankara Zirve Dağcılık’ın 20. Yıl Özel Aladağlar Trans Geçişi gibi son derece köklü ve prestijli bir organizasyonun parçası olmanın gururuydu.Böyle çetin bir coğrafyada; soğukla, irtifayla, dik kulvarlarla ve çarşakla mücadele ederken arkamızdaki o dağ gibi güveni hissettiren, doğru kararlarıyla rotayı bizlere güvenle tamamlatan kıymetli liderlerimiz Serkan Hoca ve Ufuk Hoca’ya sonsuz teşekkürler. Dağda Liderlik sadece rotayı bilmek değil, ekibin ritmini, emniyetini ve ruhunu yönetmektir; bunu en üst seviyede yaşattılar.
Ve elbette, bana olan inancıyla bu özel ekibe katılmama vesile olan, referansıyla bu unutulmaz maceranın kapısını açan değerli Recep Bey’e yürekten teşekkür ederim. Onların referansı ve güveni olmasaydı, Aladağlar'ın o mabet gibi atmosferinde kendi sınırlarımı bu kadar derinlemesine keşfedemezdim.
Ankara Zirve Dağcılık ailesinin 20. yılını kutluyor, dağların o sarsılmaz dostluğunu ve güvenini bana yaşatan herkese şükranlarımı sunuyorum.
Dağda
yazılan, dağda kalmadı; hafızama ve ruhuma kazındı
.

Yorumlar
Yorum Gönder